Güncel Haberler
13.05.2011 07:46

CHP'li Şafak Pavey'in Annesi Gazeteci Ayşe Önal Kimdir?

CHP'li Şafak Pavey'in Annesi Gazeteci Ayşe Önal Kimdir?
CHP İstanbul Milletvekili adayı Şafak Pavey'in annesi gazeteci Ayeş Önal kimdir? İşte Önal'ın hayatından bazı kesintiler:

REYHABER-CHP İstanbul Milletvekili adayı Şafak Pavey'in annesi gazeteci Ayeş Önal kimdir? İşte Önal'ın hayatından bazı kesintiler:

REYHABER-Aslında Önal, kızının adı üstünden tanınan biri değil. O, yılların deneyimine sahip bir gazeteci. Ancak kızı Şafak Pavey'invekil adayı olması ve dikkat çeken bir yaşam hikayesine sahip olması Önal'ı da birden gündeme yerleştirdi.

Uzun yıllar Nokta dergisinde yazan, bir dönem Mehmet Altan'la 'Z Raporu' adlı televizyon programını hazırlayan Gazeteci Ayşe Önal İngiltere'ye yerleşmişti ve İngiliz Vatandaşı olmuştu.

2003 yılında Beyoğlu'nda otopark mafyasının saldırısına uğrayarak uzun süre tartışılan Şafak Pavey'in annesi Önal, Türkiye'ye çok sık gelmiyordu.

1984 yılından bu yana mesleğinde büyükişlere imza atan gazeteci-yazar Ayşe Önal 1996 da ‘Dünyanın en cesur gazetecisi ‘ seçilirken aynı zamanda 2000 yılında dünyanın çeşitli ülkelerinden 21 kadınla birlikte ‘Amazing Women’ belgeselinin ‘İnsan hakları ve hukuk mücadelesi sürekliliği’ bölümünde yer aldı. Önal, onlarcaulusal ve uluslar arası ödülün sahibi.

Ayşe Önal, 2006 yılındabinfikir.be için Akın Olgun’un sorularını yanıtlamıştı. 2008 senesinde ise Yenişafak gazetesinde açıklamalarının yer aldığı bir haberde ilginç iddialar ortaya atmıştı.Hatta ohaberde Jitem'i ilk açıklayan gazetecinin kendisi olduğunu ifade etmişti.İşte o röportaj ve hemen ardından Yenişafak'ın haberi:

-Mesleki duruşunuzda hiç değişmeyen bir aykırılık var. Bunu neye göre belirliyorsunuz ve sizce aydın olmanın "olmazsa olmaz" kriterleri nelerdir.

Toplumun seçkinleri siyasetçi ve aydın dinamiklerinde kurulu ise işlevleri yerine oturmalıdır. Siyasetçi kimi zaman pişman olduğu işler de yapar. Aydın siyasetçiyi pişman olacağı işler yapmaması konusunda uyarmakla yükümlüdür. Aydının cücelere kapılanan, güçlülere direnemeyen, vicdanından şaşmış ahaliyi uyarması gerekmez mi? Ahali vicdanından şaşmasaydı bilgelere ihtiyaç olur muydu?

Kimi zaman aydın olmak kendini, ışığını kaybetmiş ahaliden bile korunmayı gerektirmez mi? Aydın olmak ahaliye çok ışıklı bir fener tutmaktır. Ahalinin iradesini ıskalamayacak olan politikacıdır.

Kendi şifreleri ile kendilerini ikna etmeye devam edenler olmayı seviyoruz, sürdürüyoruz. Her an her şey olabilir alışkanlığı, şaşırtmaca, güvensizlik, belirsizlik, istikrarsızlık, gayri ciddilik, kendini yenilemenin ve gelişmenin anlamını kavrayamam ulusal bir değer haline gelince, bunların tersini yapan birileri gerekiyor. Siyahi şair Aime Cesaire, entelektüellerin 'yeni ruhlar icat etmek' gibi bir görevi olduğunu söyler. Yeni ruhlar icat eden, bu icatların hayali ile dahi bir alış verişi olmamış olanlardan farkını göstermek zorundadır.

Ruh icat etme ehliyetini ( memuriyet olarak) kiraya veren aydın nasıl ruh icat edeceğini mecburen otoriteye göre belirler. Otorite onun farklılığından güçlenecekken o otoriteden güçlenir. Eğer mesleğine hiç ihanet etmemişse yerinden alınma kendi doğası içinde bir ayrıntıdır. Entelektüelin hayatta kalmak için verdiği kavga, eleştiri duyusunu uyuşturacak, onu bu duyunun gereklerinden ödün verecek kadar ileriye götüremez. Zamanını elindekileri kaybetmemek için kaygılanarak, başkalarının elindekileri kaybetmemek için yaptıklarını taklit ederek harcadıkça, toplumdaki kışkırtıcı, uyarıcı, kimi zaman huzursuz edici işlevini kaybetmiş olacaktır. O durumda da kendisi olmayacaktır. Kim aslını kaybetmiş bir iş yapmayı ister?

Hiçbir şeyi şeffaf tartışmak niyetinde olmayan, yalan tartışmalardan hoşlanan, mış gibi yaparak yaşamak kolayına gelip, gerçeğini saklayan, yüzleşmeyi vatana ihanet gibi algılayan bir ülkenin içinde doğunca insan merak ediyor, bu topluma kralın çıplak olduğunu söyleyecek birileri de lazım diye. Kralın çıplak olduğunu söyleyince kral da başınızı uçuruyor.

Türkiye'ye özgü yapısından ötürü aydın olmak battal bir köşesinden mırıldanan biri olmakla, kapalı yolsuz toplumun güç markası olmak arasında zikzak yapıyor. Aydını iktidar müptelası haline getirmek de makbul olduğundan birkaç muhalif yazı sisteme kaç yazar... O zaman dünyanın en ciddi duruşu, dünyanın gelişmesinin en önemli dinamiği olan muhaliflik bir şaka makamına dönüşüyor. İçi boşaltılıyor yani. Bende kendi muhalifliğimle kendim eğlenip geçinip gidiyorum işte.

-İnsan hakları mücadelesinde çok aktif çalıştığınız halde bu alanda bedel ödeyenlerin değil de, sizin deyiminizle ‘iki yazı attırıp baş tacı olanların.’ söz sahibi olmaları sizi öfkelendirmiyor mu? Yoksa sessiz çalışanların emeği sesi olanların gücüne mi dönüşüyor?Dünya artık toplumların bilgi kartvizitlerine göre şekilleniyor. Bilgi paranın gücünü ciddi şekilde aşağıya çektiği için aşağıda olanları da yukarıya çeken bir tahtavaralli gibi bir çok şey dikey ve düşey olarak yer değiştiriyor. İnsan hakları meselesi de böyle. Ama bizde bu ivme medeni toplumlardaki mertebesine bir türlü ulaşamıyor. Çünkü biraz birey kariyeri gibi algılanıyor.

İnsan hakları referans alındığı yer itibarıyla sol bir dünya görüşünün mirası ise solcuların toplumdaki bütün hakları ihlal edilenlerle ve en çokta en savunmasızların hakları ile ilgilenmeleri gerekiyordu. Böyle olmadı. Kalabalığın arasında, çaresizliğin acısı ve zulmü hissedilmez. Mesela en çaresizler olan sakatların haklarının ihlali ile hiç ilgilenemediler. 'Banka soygunu, iç hesaplaşma filan gibi işlerle çok meşgulüz, devrimi yapalım hayırlısı ile toplumun sorunlarına sonra bakarız' dediler.

Sağcılar ise sakatları merhametin palyaçoları kadrosundan zekat listesine aldılar. Onlara ışıklı salonlarda tekerlekli sandalye ve kullanılmış elbiseler ihsan ederek Allah'ın gözüne girmeye çalıştılar. Görünen yüzde merhametin onur eşitliğini bozan avantajı, görünmeyen yüzde günahkarların başına gelenlerden ibret korkusu saklı.

Sadece sakatlara yapılan muameleye bakarak bile insan hakları meselesinin toplumumuzda iki yüzlü bir algılanışı olduğunu kolayca görebiliyoruz. Dolayısı ile insan hakları ya içinde onur aşağılanması üreten bir merhametle geçiştirildi veya görmezden gelindi. Her şey o kadar ideolojik algılandı ki bu tarifin içine sığmayan her şeyi birlikte ihlal ettik. O zaman insan haklarından sabıkalı olduğumuz çok ortada. Bence daha da utanılacak olan şey insan haklarındaki son yıllardaki gelişmeyi aydınlar değil yönetim anlayışı değişen hükümetin sağlamış olmasıdır. Bu nasıl bizi utandırmıyor bunu da anlamış değilim.

İnsan hakları bizzat bu mesele ile ilgilenenler tarafından topluma eksik ve hatalı tanımlanınca işler sarpa sardı . O halde kendimize sormalıyız. Bu polit büro toplumu hepimizin ortak günahkarlığı olmadan nasıl bu kadar canlı durabilir ki. Eğer işlevsiz yazılar sadece kendimize kariyer sağlıyorsa bu görevi hakkıyla yerine getirmiyoruz demektir.

Bu nedenle insan haklarında sahici işler yaparken fark edilmemiş olmak beni hiç ilgilendirmiyor. Ben kariyerimi mesleğimden yaptım. İnsanlık değerlerine duyarlı olmayı bir mecburiyet sayıyorum. Dolayısı ile bir girdi ummak beni utandırır. Utanmaktansa görünmemeyi tercih ederim. Başkasının acıları üstünden kariyer edinmek ağır değil mi sizce de?

-Uzunca bir dönem muhalif yazılarınızdan dolayı ambargo yediniz, yok sayıldınız ama. ambargoya uğradığınız ve yok sayıldığınız dönemde dahi uluslar arası ödüller aldınız. Ödüllerinizden bir tanesi ise ‘dünyanın en cesur gazetecisi’ ödülü. Bu tezatlığı nasıl açıklıyorsunuz?

Ölüme mahkum edildiğinde yakınları, haksız yere öldürüldüğü için ağlamaya başlayınca, Sokrat; 'Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim?' Neyse şaka bir yana şöyle diyelim mi? Ben ödüllerimi ömrümde yüzlerini hiç görmediğim bir takım insanlardan, onların oluşturduğu kurumlardan aldığıma göre demek ki işimi onların değerlerine uygun yapmışım. Bu mesleği de batılılardan arakladığıma göre yanlış yapan ben değil, beni gazeteci saymayanlardır. Benim açımdan mesele bu kadar basittir.

-Kendi doğumunu medya için şans kabul edenlerden değilim..’ diyorsunuz. Bununla doğumunu medya için şans kabul edenler mi var demek istiyorsunuz?

Türk seçkinleri bilginin efendilerini küçümserler. Mesela İngilizlerin, mesela Almanların nasıl bir ahmaklar yığınından oluştuğunu kendi zekalarının onlara kaç bastığını söyler dururlar. Hadi teknolojide bir gelişme gösteremiyoruz ama düşünce dünyasına, felsefeye katkı yapıp tepeden baksak anlayacağım. Kof bir kibir bu, tepede değil kuyuda.. Çünkü kurumlara ve toplumsal dinamiklerin işleyişlerine baktığımızda kendi aklımızdan gayrı bütün akıllara bu kadar hakaret etmelerinin kendi hayallerimizden alıntı bir illüzyon olduğunu görüyoruz. Kendi zekamızın ölçümünü kendimiz yapınca zeki çıkıyoruz ve gelişmek için ek bir çalışmaya gerek kalmıyor. Ben henüz liyakatımızı bizden başka fark eden bir toplum işitmedim. Çünkü yerine konulmuş en zeki toplum safsatası toplumun sahici çöküntülerinden acı duymamızı önlüyor. Kendi yarattığı illüzyonlara kendisini iman eden bir toplum. Kurum olmak yerine her iktidarın elinde tutmaya çalıştığı ve iktidarı elinde tutan bir siyasi güç olunca, dünya ölçeğinde de bir yerin olmayınca kendi kendini avutmak kalıyor geriye. Böylece bu yeteneksizlik kendine bir görkem örmeye dönüyor ve kendini sadece kendine ikna ettiğin bir dünya markası görmeye başlıyorsun. Kastım bu. Onlardan olamadığım için kendime şaka yapıyorum.

-Türkiye’de ve Avrupa’da yaşanan töre cinayetleri konusunda uzunca dönemdir çalışmalar yapıyorsunuz. Ama bu konuda ki bakışınız bu alanda çalışanlara göre çok aykırı. İnsan sizi dinleyince töre cinayetlerinin medyanın içinde işlendiğini sanıyor. Nasıl böyle bir kanaat oluşturuyorsunuz?

Bizim önce sahtekarlıklara, dine atfedilen yalanlara ve kültüre mal edilen ahlaksızlıklara bir mesafe koymamız gerekiyordu. Bunu yapması gereken medya idi. Toplumun vicdanını tırmalamak medyanın görevidir. Ama medya buna suç ortağı oldu. Çünkü seks, cinayet ve namus bir araya gelince iyi piyasası olan popüler hikayeler çıkıyordu. O zaman bunu besleyerek medya da iştirak payını koydu. Şimdide lanetliyoruz. Neden, hidayete mi erdik. Hayır trend değişti. İşin acısı lanetlerken de adam gibi lanetleyip sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Bu cinayetlerden huzursuz olup gerçek çarelerini aramak zorundayız. Sosyal alanlardaki tıkanmayı açmak zorundayız. Hiç yapmadık. Kadına yönelik şiddet ve cins ayrımcılığını tartışmaya açarken meselenin işsizlik vebölüşüm adaletsizliğine dayalı olduğunu anlatmakla sorumluyuz.Bur tür değerlerin oluştuğu çevreyi anlamak ve açıklamakla yükümlüyüz. Bu nedenle asıl sorumlulardan biriyiz. Unutmamamk gerekiyor ki günahkar ahalinin aydını masum olamaz.

-Son kitabınız ‘Hayata Dönüş’ ten Binfikir okuyucularına söz eder misiniz?

Hayata dönüş aslında yoksulluk ve haksızlıkla inşa edilmiş bir yapıdan kaçıp, bu yapının daha da vahimini yeniden inşa edenlerin hikayesi bence. Cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumlar arasındaki yanıltıcı sınıfsal algının hikayesi. Siyasi suçluların cezaevlerinin soylusu gibi sunulmasının yol açtığı kederlerin hikayesi. Faziletlerle günahların yer değiştirmesini akıl almaz bir tutulmayla onaylamanın hikayesi...

Doğru soruyu sormazsak, uydurma cevaplarla oyalanır gideriz. Yanlışları över, erdemleri yerersek ahlaki düzeni koruyamaz, inşa bile edemeyiz. Gerçeğin nasıl olduğunu iyi gözlemek mesleki olduğu kadar insani bir mecburiyettir. İçine kelimeler girince insanın hikayesi edebiyata dönüşüyor. Bence hayata dönüş, öfkeyi, ihaneti ve inanmayı bu kadar sıradan duygu hareketlerini bir uzun yolculukta izlemiş bir kitap. Galiba hepimizin hiyakesi…

Akın OLGUN/binfikir.be

BU DA YENİŞAFAK'IN HABERİ

Tuncay Güney'in ifadelerinde söz ettiği ve "Kuzey Irak'a silah götürürken yanımızdaydı" dediği Ayşe Önal, Güney için şunları anlattı: "Tuncay'la Samanyolu Televizyonu'nda ana haber spikeri olduğu 1994'ün Nisan ayında tanıştık. Başörtüsü konularında sıcak mesajlar verdiğim için sıcak davranıyorlardı. Hatta bir seferinde, Cengiz Çandar ve Nur Vergin'lerle birlikte bir iftara gittik. Bizi Fethullah Gülen'le tanıştırdı. Sanıyorum 22 yaşlarındaydı. Bu kadar genç ve deneyimsiz olmasına rağmen böylesine güçlü olması beni çok şaşırtmıştı"

TUNCAY'I KUTLUYORUM

"Tuncay doğruları, içine inanılmaz senaryolar ekleyerek anlatıyor. Bunu neden yapıyor anlayamıyorum. Zavallı görünmesine rağmen güçlü olması bana tuhaf gelmişti. Samanyolu'nun en güçlü adamıydı. 'Ayşe abla sen beni küçümsüyorsun ama ben çok iyiyim' diyordu. Birileri bununla silah kaçırıyorsa Tuncay'ı kutluyorum. Silah kaçırmışım, 'Cantürk'ü öldürmeyin' demişim. Çağırsınlar beni, Tuncay'ı alsınlar karşıma, konuştursunlar."

VELİ KÜÇÜK'LE TARTIŞTIK

1994 Mayıs sonunda, Ercan Arıklı tarafından, Nokta'dan Sabah Grubu'nun çıkaracağı Ateş dergisini hazırlamak için 20 kişilik ekiple transfer edildiklerini anlatan Önal, "Derginin hazırlıklarını yapıyorduk. Editör arkadaşlarımdan biriyle Sapanca'ya gidiyorduk. Güney beni aradı ve Kocaeli'ye gittiğini belirterek, 'Birlikte gidelim' dedi. Ben 'Ne kadar kalbin temiz Tuncay, biz de Adapazarı'na gidiyorduk' dedim. Arabamla gidiyorduk. Öğle vakti, İzmit'te bir yere uğrayacağını söyledi. Jandarma kışlasının önünde durduk. 15 dakika sonra Tuncay geri geldi ve 'Abla Paşa seninle tanışmak istiyor' dedi. İçeri girdik. Tuncay, 'Paşam size Ayşe Önal'ı getirdim' dedi. O zaman Küçük'ü hiç kimse tanımıyor. İçeride on dakika kadar oturduk. Küçük başladı, 'Şu, bu Ermenidir, hem bizim bir istihbarat örgütümüz var' diyerek, insanların aleyhinde atıp tutmaya. Benim en iyi arkadaşlarım Ermeniler, adını verdiğiniz kişilere anlatacağım, hakkınızda dava açacağım' dedim. Sinirlenerek oradan ayrıldık" dedi.

JİTEM'İ İLK BEN AÇIKLADIM

Daha sonra bu olayı anlattıkları Ercan Arıklı'nın kendisine, 'Bu diyalogları yaz' dediğini ve Ateş Dergisi'nin 2 Temmuz 2004'da çıkan ilk sayısının Editör köşesinde kaleme aldığını anlatan Önal, bunun üzerine işten atıldıklarını anlattı: '3 Haziran 1994'te dergi dağıtıldı. Güzel bir dergi olmuştu. Gece Ercan Arıklı beni çağırdı, ekipten bazı arkadaşları toplayıp gittim. Ercan Bey ağlamak üzereydi, çok üzgündü. 'Malesef seni ve arkadaşlarını kovmak zorundayım. Dinç Bilgin de Zafer Mutlu da çok üzgün' dedi. 20 kişiyi o gece kapının önüne koydular. İlk kez Küçük ve JİTEM adlarını zikreden gazeteciyim ben. Bu kadar insanın bundan zarar göreceğini bilsem, bunu yapar mıyım. Arkadaşlarımın çoğu işsiz kaldı.'

IRAK'TA PEŞİME TAKILDI

Güney'in, "Ünal Erkan'la sınır geçişini ayarladı. Ergenekon Irak'ta PKK'ya silah götürürken yanımızdaydı. Konteynerlerde silah olduğunu öğrenince tartışıp geri döndü" iddiası için Önal şunları söyledi: "Ben belki 200 kez K.Irak'a gittim. Talabani ile röportaj için gidiyorduk. Kuyruklarda beklememek için Erkan yardımcı oluyordu. Silopi'de Güney'e rastladık, kötü bir arabası vardı. 'Abla ben de geliyorum' dedi. Ayrı arabalarda gittik. Ben silah milah görmedim. Selahattin'e gittik, Tuncay bizi yaşlı bir Türkmenin evine götürdü. Adam bize güzel sofra hazırladı. Tuncay'la Irak'taki irtibatımız bundan ibaret."

Kaynak: Yeni Şafak

Yorumlar
Yorum Yaz
500 karakter kaldı...
İlişkili Haberler
Güncel Haberler Kategorisinin Diğer Haberleri
HSYK Seçimlerinde Paralel Yapı Şantajı
PATRONLAR SOLUĞU GÜLEN'İN YANINDA ALDIı
HSYK'dan Bir Korsan Bildiri Daha!
TSK'da şok fişleme
Başbakan'dan Zekeriya Öz'e jet yalanlama
Gülenciler'den Yahudileri Anma Programı!
'Suçu Hükümete Yık, Seni Serbest Bırakalım!'
İşte Savcı Öz'ün Kral Tatilinin Faturası!
'Savcı Öz Dubai'de kral tatili yaptı' iddiası
Vatandaş cemaatten yaptığı yardımların belgesini istiyor